top of page
  • Dilek Yıldırım (MCC) Kurucu Ortak

Hayatla Mutabakat Yapılır mı? -1-

Hava soğumaya yüz tuttu, poyraz esiyor, birkaç beyaz bulut yumağı ile süslü gökyüzü masmavi. İlk randevum on beş daki ka sonra, saat onda.

Kahve fincanımı elime alıyor, taze kahvenin kokusunu içi me çekiyor ve hırkamın iki yanını birbirine kavuşturup bal kona çıkıyorum. Hafif bir ürperti ile temiz havayı soluyorum. Bembeyaz bir vapur geçiyor Kandilli ’den. Eminönü–Anadolu Kavağı arasında iskelelere uğraya uğraya giden “Dilenci Vapuru” olduğunu tahmin ediyorum. Boğaz hattı vapurları İstanbul Boğazı’nın her iki yakasında bulunan birçok iskeleye uğrayarak yol aldıkları için bu isimle anılmışlar vakti zamanında ve öyle de kalmış isimleri.

“Sahi ya, artık kapı kapı dolaşan, bir kap olsun yemek iste yen dilenciler de yok” diye düşünüyorum. Güzelim vapurların yerini motorların aldığı gerçeğine gidiyor aklım. Hüzünleniyorum. Bu duyguyu birkaç dakika sahiplenip bırakıyorum.

Beş dakika sonra, sadece ve sadece karşımdakine odaklana cağım ve diğer her şeyi kenara bırakmış olarak koçluk koltuğu ma yerleşeceğim.

Yeni bir kişi ile çalışmaya başlayacak olmanın heyecanıyla yüreğim kıpır kıpır olsa da beynim sakin. Tüm düşünce ve yargılarımı bir tarafa bırakmış olmanın sakinliği ile balkondan içeri girip kapıyı kapatıyorum.

Zil tam zamanında çalıyor, kapıyı açıyorum. Apartmanın giriş kapısından yukarı çıkan ayak sesleri belli belirsiz. Koyu gri ve lacivert kareli ceketi, lacivert pantolonu, açık pembe gömleği ve çiçekli kravatı ile otuzlu yaşlarında biri var karşımda. Elimi uzatıp “hoş geldiniz, buyurun” diyerek içeri davet ediyorum. Elimi sıkarken sadece parmak uçlarını kullandığını fark etmek beni huzursuz etse de, bu ayrıntıyı, ilk fırsatta elimi kavrayarak sıkmasını isteyerek ileteceğimi biliyor, bir kenara saklıyorum. Halini hatırını soruyorum.

Kahve hazırlamak üzere mutfağa geçerken rahat edeceği bir yere oturmasını söylüyorum. Elimde kahve fincanları ile yanı na geldiğimde, pencerenin önünde duran, koyu kahverengi deri kaplı, çok da derin olmayan koltuğun ucuna iliştiğini görüyorum. Kahveyi ikram edip tam karşısındaki koltuğa oturuyor, koçluktan, bu profesyonel ilişkinin sınırlarından, kendimden bahsediyorum. İlişkimizi birlikte tasarlamaya başlıyoruz. Gizlilik prensibini açıklıyor, açık ve direkt olmamızın önemini vurguluyorum. Geribildirim vermek, sezgilerimi kullanabilmek için izin istiyorum. Koçluğun şimdi ve gelecek arasında köprü olduğundan, bütün yanıtların kendi içinde bulunduğuna inandığımdan, yargılamadan, bir çocuk merakı ile kendisini dinleyeceğimden söz ediyorum.

Sorular soruyor bana, tanımak istiyor. Sorularına yanıt buldukça sırtı koltuğun sırtı ile buluşuyor.

Bir süre sonra benim sorularıma geliyor sıra. Kendisi, bulunduğu pozisyondaki mücadeleleri, hedefleri konusunda konuşuyoruz.

Görevinden, mesleğiyle ilgili bir bölümde müdür yardımcısı olduğundan, işini sevdiğinden söz ediyor. Sorularıma cevap verirken ve özellikle kendisi hakkında konuşurken yüzüme bakmadığını, dışarıya bakarak kelimeleri yuvarladığını fark ettiği mi açıkça ifade ediyor, nasıl hissettiğini öğrenmek istiyorum.

Pardon, düşünerek cevapladığım için dışarı bakıyor olabilirim.

Neyi düşünüyorsunuz?

Ayağa kalkıp ceketini çıkarıyor, ortam serin olmasına rağmen terlemiş olduğunu gözlemliyorum.

Koçluk ilişkisinin güvene dayalı ve açık bir iletişime ihtiyaç duyduğunu hatırlatıp tekrar şu anda ne hissettiğini soruyorum. Biraz sessiz kaldıktan sonra bana bakmaya çalışarak yanıtlıyor.

Tedirginim, heyecanlıyım.

Duygusunu, belki de ilk kez yüksek sesle ifade etmek işine yarıyor, bedeni gevşiyor. Yanındaki sehpanın üzerindeki kutu dan birkaç peçete alıp alnındaki ter damlalarını silerken derin bir nefes alıyor. Dışarıda rüzgâr esiyor.

Ben hep böyle tedirginim aslında. Bir süre bekleyip devam ediyor.

Bir grup içindeyken, üst yöneticilerle konuşurken heyecanlanıyorum, tedirgin oluyorum.

Neler hissediyorsunuz bu tedirginliği yaşadığınızda?

Elim ayağım dolaşıyor, sesim titriyor, bakışlarımı kaçırıyorum, ağzım kuruyor, kalp atışlarım hızlanıyor.

Ellerini birleştiriyor, sağ eliyle sol elini sıktığını, ovuşturduğunu fark ediyorum.

Bildiğim şeylere bile tam cevap veremiyorum. Sadece evet, hayır, tamam diyerek geçiştiriyorum. Haklı olsam bile kendimi tam savunamıyorum, ikna edici olamıyorum, kendime güvenim iyice azalıyor.

Su isteyince kocaman bir bardak ile ikram ediyorum. Uzun süre yudum yudum içiyor.

Bu güvensizliğimi karşı taraf da hissediyor sanırım.

Bunu nasıl anlıyorsunuz?

İnsanlar beni sevmiyor.

Acıtan bu ifadelerin, hızla ve açıklıkla arka arkaya gelmesi aramızdaki güvenin ilk adımlarını hissettiriyor bana.

Ben detaycıyım, detaylı düşünürüm, tedirgin değilsem detaylarla cevap veririm. Aklımda yanıtı bilsem de çoğunlukla ortaya atılıp konuşamıyorum.

Bazı ortamlarda kendiniz olamadığınızı söylüyorsunuz. Netlikle ifade edebilecek kadar da farkındasınız bunun.

Doğru, kendim olamıyorum.

Farkında olmak önemli bir adım. Anlamak istediğim bir şey var: Şimdi, burada ne oluyor? Bu ilişkide, burada sizi tedirgin eden ne oldu?

Soruyu aramıza bırakıp susuyorum.

Kahve fincanına uzanıyor, fincanı iki eliyle kavrayıp bir yudum alıyor, yutkunduğunu fark ediyorum ve yanıt kısık bir sesle geliyor.

Kendimi kabul ettirme isteği.

Yani, bana kendinizi kabul ettirmek istiyorsunuz. Bu ihtiyaç nereden kaynaklanıyor?

Koçluk benim için bir fırsat. Bunu iyi kullanmak istiyorum, beni beğenmenizi istiyorum.

Kaçıp gitmek ister gibi yerinde kıpırdanıyor bir süre. Kalmayı seçmiş olmalı ki arkasına yaslanıyor.

Burada bir koç olarak oturuyorum ve sizi olduğunuz gibi kabul ediyor, tüm yanıtlara sahip bulunduğunuza inanıyorum.

Sessizce dinliyor.

Bilesiniz ki sizi yargılamadan dinliyorum. Bu ilişkide benim değer yargılarım, dünya görüşüm yok. Sadece siz varsınız, siz önemlisiniz.

Bu süreci daha iyi anlaması için zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Kendini beğendiği bir alanda konuşması için cesaretlendiriyorum.

Bana öğretim hayatınızdan bahsetmek ister misiniz?

Başarılı ve şanslı bir öğrenciydim. İstediğim bölümde okuma şansı elde ettim, severek okudum. Yüksek lisans da yaptım. Katmerli mühendisim anlayacağınız.

Başı dik, gözleri ileride fakat cümleleri akıcı değil. Hedefleri ve gelecek planları hakkında konuşmaya başladığımızda da akıcı olmayan hatta dağınık ifade şekli devam ediyor. Ben soruyorken o sorum bitmeden yanıtlamaya başlıyor, sonra duruyor, aklına yeni bir şey geliyor, konuyu değiştiriyor. Onu yakalayamıyorum, zaman ikimizin arasından kontrolsüzce kayıp gidiyor. Bu durumu açıkça ifade etmek istiyorum.

Sizde gözlemlediğim bir davranışı paylaşmak istiyorum. Bacakları hafif geriliyor, ayaklarını koltuğa doğru çekiyor.

Konuşmalarımız esnasında içinde bulunduğumuz anda de ğil, başka bir yerdesiniz, belki de bir sonraki cümlenizdesiniz.

Sunduğum bilgiyi inceliyor gibi dalgın bakıyor, susuyor; susuyoruz. Sonrasında kelimeler dökülüyor.

Evet, doğru olabilir. Rayına, akışına bırakamıyorum kendimi. Sizin ilk kelimenizi duyar duymaz, sanki ne söyleyeceğinizi, ne soracağınızı bilir gibi yanıtımı hazırlamaya başlıyorum. Arada bir yerde tahminimin dışında bir şey söylediğinizi fark edince iyice dağılıyorum sanırım.

Yüzü gölgeleniyor. Gözleri aşağı doğru bakıyor, fincana sığmak ve kaybolmak istercesine küçülüyor bedeni.

“Bunu fark ettiniz. Başkaları da fark ediyor mudur acaba” sorusuyla birlikte endişeli bir merakla öne doğru eğiliyor.

Başkalarını bilmiyorum.

Sessizlik.

Yaşadığınız bu durum için bir benzetme kullanabilir misiniz?

Nasıl yani?

Birisi konuşurken dinleyememe ve bir adım sonrasında ya şama, düşünme duygusu sizde neyi çağrıştırıyor?

Dişlerinin arasından hırsla “GÖLGE” dediğini duyuyorum.

Ne oldu? Kızdınız gölgeye sanki?

Kızdım tabii. Geçen gün yemekte genel müdürümüz yanıma oturdu. Sohbet amacıyla bana sorular sordu, basit sorular…

Uzanıp peçete alıyor, alnındaki ter boncuklarının üzerine bastırıyor.

Ben yine kilitlendim. Çocuklarım hakkında bile konuşamadım. Gölge beni ele geçirdi.

Bacakları gergin ve ayakları ritmik bir şekilde, istemsizce pat pat yere vuruyor.

Burada gölge yok, biz birlikte varız, burası sağlam bir zemin, lütfen rahat olmaya çalışın.

Kendi kendine konuşur gibi devam ediyor.

Kafamda hep bir şeyler dönüyor, pozitif enerji veremediğim için insanlar benden uzak duruyor. Hep böyle oluyor, mesafeleri aşamıyorum.

Kelimeler mırıl mırıl yere dökülüyor.

Gölge sizi ele geçirmese nasıl davranırsınız?

Zorlandığını hissediyorum ve bir teklifle birlikte ayağa kalkıyorum.

Yer değiştirelim, gelin diğer koltuklara geçelim. Koltuk değiştirme fikri komik geliyor, gülüyor.

Geleceğe yolculuk mu?

Olabilir. Nasıl isterseniz öyle olsun.

Odanın diğer ucundaki koltuklara doğru yürüyorum. Biraz tereddüt etse de oyuna katılıyor.

Yan yana duran, beyaz deri kaplı, ahşap kolçaklı koltuklara geçerken soruyor:

Müzik dinlesek olur mu?

İstediği müziği seçmesini öneriyorum. Beethoven’in piyano sonatlarını seçiyor. Bir süre sessizce dinlediğimiz müzik ikimize de iyi geliyor. Sorumu hatırlatıyorum.

Gölge sizi ele geçirmese nasıl davranırsınız? Gülümseyerek olmak istediği kendini tarif etmeye başlıyor.

Tepkisini gösterebilen, sadece mekanik değil duygusallığı da olan, rahat konuşabilen, istediklerini yaşamış, ihmalkâr ol mayan birini isterim.

Bu özelliklerin, ortaya çıkmak için bekleyen potansiyeliniz olduğuna inanıyorum.

Aklımda oluşan bir soru işaretine takılıyorum. Bir süre düşünüp netleşiyorum.

İhmalkâr olduğunuzu söylemeniz bana ilginç geldi. Detaycı olduğunuzu söylemiştiniz, kafam karıştı. Merak ediyorum, ihmalkâr olmazsanız ne değişir yaşamınızda?

Gözlerinde ışıltılar dolaşırken sesi yumuşuyor.

Çocuklarımla daha çok ilgilenirim. İki oğlum var. Büyük oğluma karşı çok katıyım. Onunla daha duygusal bir bağ kurmak için çabalarım.

Karşımda başka bir insan var gibi. Tedirginlikle değil özlem le, tutkuyla konuşuyor.

Hükmetmemek, doğruyu yanlış sunmamak, kendini ifade etmesine izin vermek, sorularla yaklaşmak, ciddilikten çıkarak daha çok oynamak isterim onunla.

Ne güzel tanımladınız.

Belki de bu sayede kendimle mücadele etmeyi de öğrene ceğim.

Anlayamadım.

Oğlumla olan ilişkimde istediklerimi yapabilir, değişimi başarırsam kendi içimdeki negatif sesle başa çıkmayı da öğrenirim.

Gölgenin beni ele geçirmesine izin vermeyip onunla savaşıp kazanacağım.

Gözlerinde hüzün var.

Aslında en doğal ilişki bu. Oğlumla ilişkimde başarı sağlarsam, diğer ilişkilerimde de başarırım. Kendimi didiklemem.

Yüzü aydınlanmaya başlıyor.

Ben bunları yazacağım, kâğıt kalem alabilir miyim? Memnuniyetle veriyorum.

İş hayatınızı konuşurken oğlunuzla olan ilişkinize geçmeniz hızlı oldu. Davranışlarınızın tüm hayatınıza yayıldığını görebiliyor olduğunuzu söylüyor bu bana.

Sevecenlikle gülümseyerek ona doğru eğiliyorum.

Sanırım siz hayatla mutabakat yapmak istiyorsunuz.

Bu hoşuma gitti. “Hayatla mutabakat yapmak.”

Not alırken rahat ve aydınlık görünüyor. İşini bitirip bana dönüyor.

Teşekkür ederim. Rahatladım.

Sevindim. Bana hedeflerinizden söz etmeye ne dersiniz?

İşime hâkimim ve seviyorum. Terfi etmek istiyorum. Tedirgin bir bakış, kıpırdanış sonrası devam ediyor.

Büyük topluluklara hitap etmek istiyorum.

Bu ilişki dinamiği içinde bir üst düzeye çıkabilmek, hedefinize ulaşabilmek için öncelikle neye ihtiyacınız var?

Hiçbir şeye, belki zamana.

İçim rahat değil, sadece zaman gerçekçi bir yanıt mı?

Şu anda daha rahat olmanıza rağmen, yarım saat önce çizdiğiniz tablo farklıydı. Bu tedirginlik hali hedeflerinize ulaşırken sizi engelleyebilir mi?

Oturduğu yerde kıpırdanıyor, hafifçe sağa dönüp pencere den dışarı bakıyor. Yeniden ve karşılıklı susuyoruz. Dışarıda sert bir rüzgâr esiyor, martılar bağrışıyor, sesleri çığlık çığlığa yankılanıyor.

Derin bir iç çekişle devam ediyor.

Aslında yapabilirim. Bu heyecanı, panik halini, içimdeki gölgeyi durdurabilirsem yapabilirim. Onlardan daha iyi yaparım.

Elbette, isterseniz yapabilirsiniz. Geldiğiniz konuma baktığımızda birçok adımı aşmış olduğunuzu görüyorum.

Aklımdaki soruyu kucağına bırakıveriyorum.

Nasıl aşacaksınız bu istemediğiniz hali?

Nasıl yapacağımı, bu tedirginliği nasıl atacağımı bilmiyorum. Bu yüzden umutsuz hissediyorum kimi zaman.

Çocuksu bir gülümseyişle umut arayarak yüzüme bakıyor.

Bu duygu, umutsuzluk, ne düşündürtüyor size?

Keşke kontrol edebilseydim.

Vücudumu hafifçe öne doğru eğip gözlerimi gözlerine diki yorum.

Ciddi olduğuma emin olduktan sonra o da bana doğru eğilip “tamam” diyor. Dikleşen omuzlarındaki umudu görebiliyorum.

Bu ilk hedefi kendi kelimeleri ile yazıp imzalamasını istiyorum. Yazdıktan sonra bana okuyor.

Tüm hedeflerime ulaşabilmek için öncelikle insanlarla daha rahat iletişim kurmam gerektiğini düşünüyorum. Rahat iletişimin getireceği motivasyonla ve kaygıdan uzak durarak, işimde daha başarılı olabileceğime inanıyorum. Beni ele geçiren gölgeyi kontrol etmek istiyorum.

Kâğıdı bir süre elinde sıkıca tutup tekrar okuduktan sonra bana uzatıyor; ben de imzalıyorum. Bir sır paylaşmışçasına yakınlaşıyoruz.

Bu duygu ile yalnız mücadele etmeyeceğimi bilmek iyi geldi bana.

Umut Bey’i anlayarak başımı sallıyor, onaylıyorum. Saate takılıyor gözüm, zamanımızın sonuna geldiğimizi söylüyorum.

Kalkıp notlarını eline alıyor. İyi günler dileyip çıkıyor.

Merdivenlerde uzaklaşan ayak sesleri daha net ve kararlı, ya da bana öyle geliyor.

‘Biri Beni Dinliyor’ kitabından…


Dilek Yıldırım (MCC) Kurucu Ortak








1 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page